türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kasım 28, 2017

They all saw a Cat // Hepi Topu Bir Tekir- Atölyeler


Bu kitaptan bir önceki yazıda bahsetmiştim. Genel içeriği ve hayata yansımaları üzerine birşeylerden bahsetmiştik. Şimdi bir öğretmen gözüyle ele alıp, ders içeriklerine uygun olarak bu kitabın etinden sütünden yününden nasıl fayda elde ederiz onları anlatmak istiyorum biraz.
IB okullarında görev alanlar bilirler, disiplinler arası bir eğitim vardır bu okullarda. Genel bir temanın altında tüm dersler anlamlı olacak şekilde dahil olup konuyu tüm yönleriyle ele alırlar. Örneğin; Türkiyedeki bölgeleri işliyorsanız, Türkçe dersinde yörelerle ilgili okuma parçası bulursunuz, fen bilgisi dersinde farklı bölgeler ve toprak yapılarını ele alırsınız, sanat dersinde yöresel dekorlara odaklanıp her yörenin meşhur bir ürününü yaparsınız (seramik, çamur, tahta kullanarak belki), müzik dersinde yöresel dansları öğrenirsiniz, matematik dersinde bölgeler ve nüfus ile ilgili verileri ele alıp grafik okuma ve istatistik konusuna değinirsiniz. Böylelikle çocuk büyük şemsiyenin altında her yönünden yararlanmış olur.

Bu kitabı okurken de farklı zamanlarda farklı temalarla birleştirebilirsiniz. IB değilseniz ve temalarınız yoksa o zaman sınıfınızdaki kazanımlardan yola çıkarak MEBin sunduğu kazanımları zenginleştirir, öğrencilerinizin ufkunu açarsınız.

1.Atölye : Canlılar ve Yaşam Alanları
Kitapta kuştan, solucana, yarasadan balığa toplamda 11 hayvandan oluşuyor. Bu canlıların yaşadıkları yerler ve bazı özellikleri de kitapta yer alıyor. Öğrencilerle hayvanlar ve onların yaşam alanlarından bahsederken bu kitabı elinize alır, tek tek dolaşırsınız sayfalarda.

Solucan kediyi nasıl görüyor çocuklar? Ona nereden bakıyor? Solucan toprak altında neler yer? Arkadaşları var mıdır?  Solucanın etrafında neden çizgiler var?
Arıyı gördünüz mü? Arı nerelerde gezer? Arı kediyi nasıl görüyor? Arılar neler yer? Hangi çiçekleri sever? Gündüzleri mi geceleri mi arıları görürüz? Arıların evleri var mıdır?

Süreci böyle devam ettirebilirsiniz. Havada, karada, suda yaşayanlar olarak sınıflandırabilirsiniz. Yuvalarından ve ihtiyaçlarından konuşabilirsiniz. Kitabın en önemli özelliği hayvanların görüş özelliklerine göre resimlendirmesi. Yani eğer arı pikseller halinde görüyorsa, orada kediyi piksellerle çizmiş. Ya da kokarca siyah-beyaz görüyorsa orada öyle bir resim oluşturulmuş. Yani hayvanlardan kim renkli kim renksiz görüyor diye tartışma açabilirsiniz yine.

2. Atölye: Role Play – Hayvanlar Draması
Öğrencilerle birlikte kitabı sesli okuyabilirsiniz. Ama okumaktan başka şeyler de yapılabilir; kitabı oynamak. Öğrencilere kitapta geçen hayvanları eşleştirip, sıralayabilirsiniz. Ardından ilgili cümleyi okuduğunuzda öğrencilerin o hayvanı taklit ederek sahneden geçmesini sağlayabilirsiniz.

Örneğin; “Bizim kedi dünyayı boydan boya dolaşmaya karar verdi. Pisi bıyıkları, kulakları ve patileriyle hepi topu bir tekirdi…. Ve sonra bir kuş kedi gördü.” Sesinizi yükseltip alçaltıp, korkuya, heyecana uydurursanız bu iş oldu demektir 😊

Okul öncesine çocukların sırasını beklemesi, role-play yapması özdüzenleme becerileriyle birebir ilintili. Aktif olarak kitap okuduklarında kitap ile ilgili motivasyonları da artacaktır. Bedensel olarak enerji harcadıkları için hem kinestetik yanlarını kullanmış olacaksınız, hem de sakin- hareketli aktivite dengesinde hareketli olanı tamamlamış olacaksınız.

3.Atölye: Şekiller ve Renkler
Bu bölümde de konudan uzaklaşarak şekilleri yeni öğrenmiş öğrencilerinizle yuvarlak, kare, dikdörtgen, üçgenleri bulmalarını isteyebilirsiniz. Zaman zaman kedinin bacağına dikdörtgen, ağacın yapraklarına üçgen diyebiliriz. Benzerlik kurmak da yetenektir. Bu atölyede de dikkat becerilerini arttırırsınız böylelikle.
Sonra biraz daha kompleks yapıp “yeşil bir üçgen” , “kahverengi bir dikdörtgen”  gibi renklerle sıfat katmalarını isteyebilirsiniz.

4.Atölye: Duygular ve Resimler
Kitap içerisinde kediyi her canlı kendi bakış açısından gördüğü için tabi farklı hisler de ortaya çıkıyor. Öğrencilerle duyguları konuştuğunuz bir hafta içerisinde bu kitabı ele alıp aşağıdaki soruları sorabilirsiniz;
Hangi sayfalar karanlık? Hangileri aydınlık? Karanlık olan sayfalarda ne hissediyorsun? Farenin kediyi gördüğü sayfada neler hissettin? Peki ya tilki onu gördüğünde? Kimler neşeliydi? Kimler korktu? Kimler şaşırdı?
Sen kedi gördüğünde neler hissediyorsun? Kedi ile ilgili bir anını anlatmak ister misin? Neredeydiniz? Onu sevdin mi? Dokununca neler hissettin? Gibi..

5.Atölye: Bir şarkı bir kedi
Türkiyede kitap ve şarkı ilişkisi henüz kurulamadı ama yurtdışında pek çok kitabın kendi şarkısı var. Böylelikle 7 aylık çocuk da kitap okuma seanslarına katılabiliyor. Çünkü hopluyor, zıplıyor, alkışlıyor, dans ediyor. Kitap eğlenmelik bir yere dönüşüyor. Çocuk Edebiyatı Muhabbetinde Ayşegül Dede’nin bölümü geldiğinde biz de ayağa kalktık, bi an kapıyı çaldık tık tık tık, bi an içeri girdik rap rap rap! Bu aktiviteler çocuğa çok iyi geliyor. Zaten yıllar geçince kitap gidiyor, duygular akılda kalıyor ya o yüzden müzik ve ritm duygusu önemli.
Ben bu kitabın Türkçe şarkısını bulamadım ama siz öğrencilerinizle besteleyin ben şimdilik İngilizce halini paylaşayım onu dinleyin 😊

6.Atölye: İngiliççe 😊
Konu kendiliğinden gündeme geldi. Dilerseniz bir de İngilizcesini temin edip hayvanları renkleri şekiller İngilizceleriyle konu edin. Şarkısını dinleyin, drama yapın.

7. Atölye: Nehirdeki Sen
Asıl ve en önemli kısmı bu aslında benim için. Çünkü çocuk ve özbenlik ile ilgili bir konu. Çocukların dışarıdan gözüktükleri kadar hatta daha fazlasıyla önemli olan bir şey de aslında içsel olarak kendilerini nasıl algıladıkları.
Cesur bi çocuk muyum? Korkak mıyım? İstediğimde oyun arkadaşı bulabilir miyim? Yoksa oyunlarda tek mi olmak isterim? Yapabilir miyim? Beceremez miyim?

Ben bir akademik projede çocuklarla çalışmıştım. Çocuğun özbenlik algısı ile annesinin çocuğu ile ilgili algısını ölçüp karşılaştırmıştık. Bazen çok acı veriler elde etmiştim. Çocuk yalnız ve çekingen olduğunu söylerken, anne dersleri iyidir bi sürü arkadaşı var, hep oynarlar demişti. Epey uzaktı yani çocuğundan.

Velhasıl, çocuğun kendisi hakkında düşünceleri bilip yanlış oluşturduğu kodları silip, doğruları güçlendirmek öğretmen/ eğitmen olarak görevimiz. Psikolojik danışmanları, sınıf öğretmenlerini, bilimi öğretmenlerini ( :P) göreve bekliyoruz.

Bu atölyeler okul öncesi ve ilk okul öğretmenlerine hediyemiz olsun, Artsın, Çoğalsın, Parlasın.
Sevgilerimle,

Lotus. 

Ağustos 15, 2017

Sihirli Değnek ya da türevleri


Şermin Çarkacının ev yapımı sihirli değnek kitabını yakın zamanda okudum. Bazen vay be ne kadar aynıyız dedim, bazen bayağı bayağı aynı düşünüyoruz dedim J  Bu yazıda kitabın analizini yapmayacağım ama kendimden örnekler de vererek ev yapımı sihirli değneğime nasıl ulaştığımı anlatmaya çalışacağım.

Aslında bana göre sihirli değnek farkındalık ile başlıyor. Hayatın, ömrün, sizi sıkan şeylerin, kültürün, insanların,çeşitliliğin farkında olmak.. Aydınlanmak neymiş o zaman anlıyor insan. Farkındalık, herkes için farklı olaylarda başlayabilir bence. Kimi için yeni gerçekleştirdiği doğum, kimi için yeni atlattığı bir hastalık ya da kimi için yer değiştirmek. Benimki daha öncesinde başladı ama en açıkça gözüktüğü şey yer değişikliği oldu.

Detaylıca düşündüm neden etkiler yer değişikliği diye. Çünkü ; yalnızsın, bambaşka  bir kültür içindesin, bir metroya bindiğinde 8 farklı ülke insanıyla yolculuk yapıyorsun, (eğer anadilin değilse)  her konuşulanı anlamıyorsun, yani az duyup az konuşup çok düşünüyorsun. Sadece düşünmek de değil, tüm duyuların daha açık oluyor. Bir de kısıtlı zaman eklenince tüm bunlara,  alıcıların apaçık oluveriyor.

Şermin Çarkacının kitabında vermeye çalıştığı mesaj ile benim Erasmusda düşündüklerim birebir aynıydı. Birincisi kısıtlı bir zamanım ve değerlendirmem gereken fazlaca şey vardı. Kütüphane, bahçeler, müzeler, düzenlenen eventler, gözlemlenecek çocuklar. Tüm bunları yapmak için de erken kalkmak, zamanı verimli kullanmak, anı yaşamak ve anı hissetmek gerekiyordu. Tamam bu iyiydi ama ben başka bişey düşündüm. Ömür? Ömür de kısıtlı değil mi?Üstelik sonunu da bilmiyoruz. Yaşadığım, üzerinde bulunduğum an kısıtlı ve geçiyor. O zaman verimli kullanmam lazım. Ömür ilerlerken dönüp baktığımda, bugünü dünden bir adım öteye götürmem, bir işi bırakıp diğerine atılmam, emek vermem gerekiyordu.

İngilterede birbirinden farklı olaylar yaşadım ama beni en çok etkileyen sorunlara karşı tepkileriydi. Durduk yere metrolar çalışmayabiliyor, trenler kalkmıyor, evrakları alabilmek zaman alıyordu. Ama bu insanlar sorun üzerinde saatlerce durmuyor, öfkesini ve nefretini görevliden çıkarmıyor, taşa duvara tekme atmıyordu. Anında başka bir yol bulmaya çalışıyor ve görevliye “teşekkür” ederek ayrılıyordu oradan. Çünkü zaman değerliydi. Öfkeyle, mızırdanmakla geçirmeyecek kadar değerli. Sorun istersen o çok, seni farklı kılacak olan üstesinden gelebilmen.

Ayrıca bazı şeyler de nasip. Tren yoksa, gidemiyorsan, çözüm de bulamadıysan , demekki Nasip. Orada takılı kalıp, kör talihim diye sızlanmanın bir faydası yok.  Olmadı, nasipseydi, olurdu, Allahın daha güzel bir planı vardı senin için o yüzden şimdilik olmadı.

Bir de güzel şeyler sana gelmiyorsa sen onlara git mottosu var. Ülkede güneş gözğkmediğinden, onun ayrı bir değeri var vatandaşlarca ^.^ Camı açtılar, güneş mi var, koşşş Green Parka. Bayağı sahilde güneşlenircesine güneşleniyorlar. Harika değil mi? Öyle bu işler, güzeli gördüğün anda tut, yakala, bırakma.

Neden zaman önemli, neden nasip, neden güzel şeylere gitmek gerekiyor biliyor musun? Çünkü anı biriktiriyoruz. Yaşam anıları. Hayatı kocaman bir albüm gibi düşün mesela. Hergüne bir anı koyuyoruz. Aileden, işten, okuldan, arkadaştan ya da çocuktan.. Albüme eklediğin her anı değerli. Bu bazen pencerenin önüne koyduğun çiçekle, bazen pişirdiğin kurabiyeyle, bazen bir iş için döktüğün alınteri ile güzelleşecek. Belki, bazen gösterdiğin sabır ile, bazen kriz çözme kabiliyetinle zenginleşecek. Sen uzat listeni uzatabildiğin kadar.


Ben Cansu’nun Yaşam Anıları albümüne sıfır kilometre bir benlikle başladım. Bu yazıyı da kendime yazdım, herkes okusun diye.. Sen de başla albümüne.. 

Mayıs 15, 2017

Royal Enstitü Günleri


Buralara gelmeden önce, acaba Royale de yolum düşer mi diye aklımdan geçirmiştim. Çok istemişim, o düşüncem dua olmuş meğersem.

Royal Enstitü benim youtubedan takip ettiğim, küçük yaşlardan itibaren anlamlı deneyler yapmayı önemseyen, bilimin konuşulmasını, bilim insanı ve çocuk arasında bağlantı kurulmasını önemseyen vurgulayan bir kurum. Kuruluşu çok eskilere dayanıyor, pek çok önemli bilim insanına da yuva olmuş vakti zamanında. Hatta kadınların üniversite eğitimi alınmasına engel olunduğu zamanlarda, tüm yargıları yıkıp din dil ırk cinsiyet fark etmeksizin bilim yapan herkese kapısını açan Royal Enstitü olmuş.

Royalde eğitim vermeden önce bir tanışma ve bilgilendirme günü oldu. Kısaca çalıştığımız alanlardan bahsettikten sonra Royal Enstitünün tarihi hakkında bilgilendirme yaptılar. Bizi bilgilendiren yapım koordinatörü Welcome dedikten sonra “Siz artık Royal Enstitü ailesinin bir üyesisiniz” dedi. Bu çok önemliydi benim için. Var olduğunuz yer sizi benimsediğinde, bunu gerçekten hissederek söylediğinde otomatik olarak kendinizi daha huzurlu hissediyorsunuz. Çünkü orası eleştirildiğiniz ve karşılaştırıldığınız bir yer olmaktan çıkıp, el ele verip güzel işler yapmaya doğru sizi destekleyen bir yuva haline geliyor bi anda.
Ardından yapılacak deneyler hakkında birkaç kısa denemeler yaptık ve Faraday Müzesini gezerek günü tamamladık.

Müzeyi ve enstitüyü gezerken, daha önce de bahsettiğim gibi burası halktan uzak bilim yapan bir yer değildi. Müzesi, kafesi, çalışma salonları, tiyatro salonları ve laboratuarları ile bilimin yapıldığı ve paylaşıldığı bir yer halindeydi. Özellikle bizim de eğitim aldığımız “Young Scientist- Genç Bilim İnsanları” bölümü çok şirindi. Boğaziçi Üniversitesinde Fen Eğitimi aldığımız laboratuar şeklinde dizayn edilen sınıfımıza benziyordu. Bu laboratuar bilime adım atacak yeni nesillere açılıyordu.
Müze ise oldukça anlamlıydı. Oradan gelmiş geçmiş bilim insanlarının çalışma odaları, kullandıkları aletler ve buldukları sergilenmişti. İşte bilim hep bizden çıkıyor der gibi.  Eh o kadar da havalarını atsınlar değil mi =)

Eğitim günü geldi. Tüm gönüllüleri toplayıp bir konuşma yaptılar öncesinde. Koordinatörün, teşekkürün ardından söylediği ilk şey “Burada hiç kimsenin size kaba davranmasını göz ardı etmeyiz. Bu sebeple aile veya çocuklardan ne sebeple olursa olsun kaba bir davranış gördüğünüzde bunları bize bildirin.” cümlesi oldu. Ailemizin üyesisiniz’den sonra benden 100 puan aldıkları ikinci nokta burası oldu. Pek çok kez fark ettiğim gibi o anda fark ettim ki, bu ülke ve bu ülkenin insanları ilişkilerini en başta karşılıklı saygıya dayalı olarak kuruyorlar. Öğretmen öğrenci, veli öğrence, öğretmen kurum, veli kurum fark etmez.. Saygı, gereken ilk kural.

Eğitim, aile ve çocukların dahil olduğu, oldukça fazla sayıda deneyin yapıldığı bir gündü. Yaş seviyesi 6-12 olarak değişiyordu ama benim 3 yaşında da öğrencim oldu =)) Eğitim en önemli noktalarından biri aslında aile ve çocuk arasında etkileşim kurmaktı. Yani yapım koordinatörünün sürekli vurguladığı şey buydu. Zaten youtubeda paylaştıkları videolarda da deneyi çocuğun ailesi ile birlikte yaptırdıklarını ifade etti. Çünkü enstitüye göre, çocuklar evlerinde bilimi konuşurlarsa, aileleriyle bilim muhabbeti yaparlarsa farkındalıkları artacaktı. Bu sebeple deneyler boyunca zaman zaman çocukla iletişim kursam da aileyi bunun içine katmaya ve kendi aralarında sohbet etmelerine izin vermeye de özen gösterdim.

Onca çocuk geldi geçti, onca iş yaptık, onca deney prosedürü uyguladık, bir kere olsun çocukları uyarma gereksinimi duymadım. O videolarda izlediğimiz çocuklar gerçekmiş, vallahi gerçekmiş onlar. Çok iyi dinleyen, kulak veren, anlamaya çalışan, kendisi üreten, uygularken sabreden, gerekirse bekleyen, sırasını bilen, diğer arkadaşına da saygı gösteren, uygularken zevk alan, tekrar ve tekrar yapmak istediği halde bir sonrakini düşünüp tekrar sıraya giren ne tatlı çocuklardı. Her defasında onlarla birlikte ben de zevk aldım ve günün sonunda kayıp bir sesim olsa da yüzüm hiç asılmadı. Hatta deney sırasında yer değiştirdiğimiz Kathy de bunu fark edip birlikte aynı ortamda çalışmanın ne kadar güzel olduğunu söyledi.

Tabi Kathy nerden bilsin biz ülkede deneyleri kan ter içinde yaptırıyoruz, bu ne ki yorulmadım bile ^.^

Eğitimden sonra çokça düşündüm. Koca bir etkinlikte anlamsız bir deney bile yoktu. Her deneyin sonunda çocuklar gerçekten hayatla ilgili önemli bilgiler alarak ayrıldı. Bilimi  KONUŞTULAR. Sadece bikaç kimyasalı bir araya döküp hop oldu bitti yapmadık. Deneyler köpürdüğünde, alev çıktığında ve çocuk bilim deneyince bunları hatırladığında bize hiçbir şey kazandırmayacak. Eğer çocuk, hayatıyla ilgili, elindeki yaranın nasıl iyileştiğini,  bitkinin de kendi gibi terlediğini, patatesin de insanında şeker depoladığını ama farklı şekilde depoladığını öğrendiğinde zevk alıyorsa, işte o zaman bilim daha iyi bir yere gelecek Türkiye’de. Yoksa bir sihirbazlık gösterisi, bir İllüzyondan farkı olmayacak, üzgünüm dost acı söyler.

Umuyorum bir gün benim ülkemde de, bilim insanları ve halk bir araya gelir, vakit geçirir, gerçekleri konuşur. Umuyorum bizim çocuklarımız da hiçbir korku ögesi olmadan, gerçekten saygılı davranmayı öğrenir, saygılı davranmanın güzel olduğu zevkiyle bunu öğrenir. Umarım bir gün biz de evlerimizde bilim sohbetleri yaparız, sofradaki yemekten, bahçedeki taştan.. Umarım, bilimin ne olduğunu bilen eğitmenlerimiz olur.


Sevgi ve çok umutla.. 

Aralık 09, 2016

Waldorf Eğitiminden Bilim Eğitimi ve Yaratıcılığa Dair Örnekler

Yine mi Waldorrfff :P 

Evet çünkü bu sefer bir başka açıdan bakacağız Waldorf’a. Bilim eğitimi ve yaratıcılığa olan etkisi neymiş bir inceleyelim, görelim.

Daha önce de söylediğim gibi kaynak kitabı öğrencinin kendisi tarafından yapılan bir okulda muhakkak ki yaratıcılık hat safhadadır. Peki bunu nasıl sağlıyorlar? Hemen söyleyelim, tabii ki okul öncesinde çocuğa sundukları ortam ile. Belki pek çoğunuzun aklına, çeşit çeşit oyuncaklar, bebekler, arabalar gelmiş olabilir. Aslında yanlış da değil ama öyle düşündüğünüz gibi elektrikli araba, kumandalı araba, Sindy bebek değil bunlar. Waldorf’ta kullanılan bebekler bezden, arabalar kütükten =)

Waldorf’a göre 3 ay- 4 yaş grubu için çok fazla detaylı ürünler uygun değil. Bu yüzden eli kolu ağzı burnu belli olan, yüzünde belli belirsiz bir ifadeye sahip bez bebekler bu yaşın oyuncağı. Bu oyuncakları bez ve keçe kullanarak yapmışlar, yapılışını kitapta göstermişler, azıcık eli becerikli tüm anneler yapabilir. Kız erkek fark etmeksizin tüm çocukların bebekle oynaması gerektiğini söylüyorlar, katılıyorum =)

Bir diğer oyuncak yine keçe ile yapılmış yer kuklaları. Özelikle 3ay-4 yaş grubundaki çocuklar için taklit etme, rol yapma, ilişkiler kurma önemlidir. Evcilik oyunu da bunların gelişimi için biçilmiş kaftandır. Bu oyunlarda kuklalardan yararlanabilir, isimler verebilir, onları konuşturabilir.




Benim beğendiğim bir diğer uygulama da duvar panosu. Bir bez üzerine keçelerle yapıştırılıp çıkartılabilecek, düğmeli, boşluklu şekilde dizayn edilen pano çocuğun hayal gücünü geliştirecek, hikayeler oluşturacaktır. Bunun gibi örnekleri Türkiye’de yapanları görmüştüm. Hatta keçeden kitap dizayn eden öğretmenler/anneler vardı. Hem yapıştırıcıyı açma kapama, düğme ile uğraşma küçük kas hücrelerinin de gelişmesini sağlayacak, minik parmaklar daha aktif hale gelecek J

  
Yandaki resimde ise bir alan oluşturmuşlar. Oyuncak bebekler için yatak, ya da her hangi bir oyun için yuva olabilir. Ben bunu sevdim fakat aslında bu bizim beşiklerimizden farklı değil ..

Bu örneklere kütüklerin yan yana dizilmesiyle oluşan trenler, dal ve kütük parçalarıyla oluşturulan çitler, kurdeleler, kumaş ve tül parçalarını da eklersek çocukların ne oyunlar hikayeler ürettiğine şaşkınlıkla izleriz bence.. Ne demişler, less is more .. Az, çoktur aslında ;)

Gelelim bilime ^.^ Valla nasıl uyguladıklarını gözümle görmedim ama kitap ve makalelerine bakınca nasıl  bir fikirde olduklarını anladım. Keşfetmeye fazlasıyla önem veriyorlar. Doğanın içinde ve doğal bir akışta bilim öğrenilmesini sağlıyorlar. Örneklerle izah edelim şimdi.

Çocukların duyularının gelişimi çok önemli, bu yüzden onlara olabildiğince malzeme sunarak keşfetmelerini sağlamalıyız. Waldorf’ta sesi keşfetmesi için yine ağaç dallarından yararlanmışlar.  Beşiklerin başına görsel ürün asılması için yine doğa ürünlerinden yararlanmışlar. Aman bırakın plastik hayvanları, asın yaprakları ^.^
Bu kısım pek hoşuma gitti. Zira fen eğitiminde gündem konusudur STEM eğitimi. Yani Fen, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik bütünlüğü. Bu anlamda mühendislik çalışmaları önemli bir yer tutuyor. Ve Waldorf bizi yine şaşırtmıyor, denge ürünleri için yine tahta blokları tercih ediyor. Kitaplarında, ağaçların parçalarını kesip zımparalayın diye kolaycacık anlatıyor. Köye yolu düşen, marangoza yakın olanlar kendi ürünlerini yapabilirler zannımca.



Ve mıknatıs :) Benim de dersimde kullanmayı planladığım bir oyunu görüyoruz yan tarafta. Keçeden balıklar, dallardan oltalar yapıp uçlarına mıknatıs eklemişler. Mıknatısın çekim kuvvetini böyle bir oyun içinde defalarca deneyecektir bir minik :]

Paraşüt yapımını belirtmişler kitapta. Ben de yer çekimi konusunu işlerken okul öncesi ekibiyle bu paraşütten yapmıştım. Sandalyelere çıkıp havadan aşağı doğru atmıştık paraşütlerimizi. Aynı anda aynı seviyeden attığımız objelere göre daha yavaş salına salına düşmüştü yere. Bu gözlemi yapmaları bile onların beyninde yeni nöronların oluşmasına, yeni deneyimlere ve meraklara sebep olacağından eminiz.


Bir de dalları silikon ile yapıştırılmış bir sandal var anlatmak istediğim. Suyun kaldırma kuvvetini anlatırken, çeşitli nesnelerle yüzme batma denemeleri yaptırabilirsiniz. Ardından da böyle bir sandal modellemelerini isteyebilirsiniz. Bi kaç hafta sonra bu dersi gerçekleştireceğim inşallah, paylaşırım ^.^


Son bir =)  Keçeden oluşturulmuş top ile oyuna da önem veriyorlar. Bunu da bilim içine alıyorum çünkü top ile oynamak kuvvet konusunun kendisidir. Şiddeti, yönü, şeklini değştirebiliyor muyuz topun? Ne kadar şiddetli atarsak daha uzağa gider? Ya da yakında bir hedefe atabilmek için ne kadar yavaş atmalıyız? Tüm bunlar basit top oyunlarında keşfedebilir. Ayrıca karşılıklı olarak oynadığında, el göz koordinasyonu da gelişecektir.

 Waldorf bol bol doğa gezileriyle de destekliyor bilim eğitimini. İçerikler güzel, uygulamayı da göreceğiz inşallah =)

Üreten, okuyan, araştıran tüm anne/baba ve öğretmenlere sevgilerle :)